﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhabbetik.com Blog &#187; Duygusal Hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.muhabbetik.com/blog/category/hikayeler/duygusal-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.muhabbetik.com/blog</link>
	<description>eglence komik yazılar</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Nov 2009 10:52:31 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Ayağı Dikenli Serçe</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/ayagi-dikenli-serce.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/ayagi-dikenli-serce.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 09:46:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayağı]]></category>
		<category><![CDATA[Dikenli]]></category>
		<category><![CDATA[Serçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=437</guid>
		<description><![CDATA[Ayağı Dikenli Serçe
bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!.. hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir;
ev sahibi ev [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ayağı Dikenli Serçe<br />
bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!.. hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir;<br />
ev sahibi ev sahibi<br />
evin yaşlı kadını cevap verir;<br />
buyrun serçe yavrum<br />
serçe;<br />
aman efendim beni bu acıdan kurtar! ayağıma bir diken battı acısından duramiyorum<br />
. tamam der yaşlı bayan ve serçenin ayağına batmış büyük bir diken çıkarır ekmek pişirdiği sacın altına atar ve ekmeğini pişirmeye devam eder&#8230; serçe;<br />
hani benim dikenim onu neden yaktın. ya bana yedi ekmem verirsin ve ya bana dikenimi verirsin<br />
. yaşlı kadın;<br />
aman serçe yavrum ben seni yaralı halden kurtardım sen bana teşekür edeceğine benden diken karşılığında bunca ekmem istiyorsun<br />
. serçe;<br />
anlamam bana ya dikenimi verirsin yada yedi ekmek<br />
yaşlı kadın bakar çaresi yok! tamam der ekmeği verir&#8230; yedi ekmem alan serçe yola koyulur az biraz yol gittikten sonra bakar bir çoban serçeninde karnı acıkmış;<br />
çoban kardeş gel yemek yiyelim bak bende kocaman yedi ekmek var ikimizede yeter ve artar<br />
çoban;<br />
amam<br />
der zaten acıkmıştır. ikisi bir güzel karınlarını doyururlar ama öin serçe bu kes çobana aynısını yapar.<br />
ya bana ekmeğimi verirsin ve ya yedi koç<br />
uzatmayalım koçlarıda alır yola koyulur. bir düğüne rast gelir onlarada der ki;<br />
gelin bu yedi koçu keselim bütün davetlilere bir güzel ziyafet çakelim<br />
. koçlar kesilir kazanlar dolusu yemekler pişirilir, davetliler tam bir ziyafet çekerler, ama serçe bu kez;<br />
ya bana yedi koçumu verirsiniz, ve ya gelini<br />
. aman sende olurmu hiç gelini biz sana nasıl veririz serçe diretir;<br />
kesinlikle ben koçlarıma karşı gelini istiyorum<br />
. hikaye bı ya gelinde verilir serçeye&#8230; serçe oradanda çıkar yola epey bir yol gittikten sonra bir seyyar satıcı ile karşılaşır. seyyar satıcı;<br />
hayırdır bu gelini nereye götürürsün sen bir serçesin ne yaparsın bu gelin<br />
. serçe;<br />
ben sana gelini verirsem sende karşılığında bana bir düdük verir misin?</p>
<p>hay hay tabiki veririm<br />
düdüğü alan serçe yüksekçe bit taşın üstüne çıkar düdüğü ağzına koyar ve var gücü ile;<br />
duuuuut duuuuut<br />
der uçar gider&#8230; acaba biz insanlarda bu masal serçesi gibi hiç bir şeyimiz yokken hatta ayağımıza bir diken batmışken atıldığımız hayatta ne kadar adil davranıyoruz. ve ne kadar zalim olsak<br />
a son nefesi bir duduk gibi çalarak terk etmiyormuyuz tüm kaznçlarımızı..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/ayagi-dikenli-serce.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Acının Sarnıcı Ben Oldum</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/acinin-sarnici-ben-oldum.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/acinin-sarnici-ben-oldum.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 09:44:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Acının]]></category>
		<category><![CDATA[Ben Oldum]]></category>
		<category><![CDATA[Sarnıcı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=435</guid>
		<description><![CDATA[Acının Sarnıcı Ben Oldum
Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim&#8230; Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra&#8230; Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Acının Sarnıcı Ben Oldum</p>
<p>Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim&#8230; Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra&#8230; Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır&#8230; Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim&#8230;<br />
Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer&#8230; Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz&#8230; Az evvel bütün ıışıkların ardına baktım yoktun!! Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana..<br />
Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum.. Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan..S enden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı&#8230;Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim&#8230; Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin&#8230; Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!! Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim&#8230; Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana..<br />
Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz? Bugün varlığımın infazına hükmettim.. </p>
<p>Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/acinin-sarnici-ben-oldum.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gerçek Dostlar Unutulmaz</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/gercek-dostlar-unutulmaz.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/gercek-dostlar-unutulmaz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 09:43:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Dostlar]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Unutulmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=432</guid>
		<description><![CDATA[Gerçek Dostlar Unutulmaz
tam 2 sene geçti dostumdan kankimden ayrılalı ve tam 15 senem onla beraber geçti dile kolay 15 sene kolay unutulmuyo acıyı tatlıyı hüznü beraber yaşadık beraber ağladık beraber güldük aynı mahallede oturuyoduk her gün görüşüyoduk hergün başka bi çılgınlık yapıyoduk birbirimizin yanında kendimizi çok rahat ve mutlu hissediyoduk taki arkadaşımın babasının tayin kağıdı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçek Dostlar Unutulmaz</p>
<p>tam 2 sene geçti dostumdan kankimden ayrılalı ve tam 15 senem onla beraber geçti dile kolay 15 sene kolay unutulmuyo acıyı tatlıyı hüznü beraber yaşadık beraber ağladık beraber güldük aynı mahallede oturuyoduk her gün görüşüyoduk hergün başka bi çılgınlık yapıyoduk birbirimizin yanında kendimizi çok rahat ve mutlu hissediyoduk taki arkadaşımın babasının tayin kağıdı gelene kadar ben annemden duydum yemek yiyoduk çatal elimden düştü ama nedense ağlayamıyodum sonra tayinler durdurulmuştu çok sevinmiştim ama kursayımızda kaldı sevincimiz tekrar açıldı tayinler ve 22 ocakta taşındılar 21 ocakta ise biz sabahtan akşama kadar dışarıdaydık vakit geçirdik beraber gezdik oturduk eski günlerden bahsettik ikimizinde gözleri doldu ama ağlayamdık ogece ben hiç uyumadım sabah erkenden gideceklerde arkadaşım bize gelsi artık son saatleri yaşıyorduk saat 11 30da annesi geldi ve ağlıyodu hadi gidiyoruz dedi arabanın yanına gittik hiç kimse dayanamadı ve herkes ağlamaya başladı bizde arkadaşımla birbirimize öyle bir sarıldıkki sanki bizi ayırmayın der gibi onlar arabaya bindi arkadaşım yüzünü saklıyodu ama ben gördüm ağlıyodu onlar gittikten sonra ben akşama kadar yani hergün ağladım pencereden onların balkonuna bakıyodum sanki balkona çıkıp bana gülümsecekmiş gibi geliyodu sabah kalktığımda kapı çalacak ve beni dışarı çağıracakmiş gibi geliyodu ama günden sonra ne balkona çıktı bana gülümsedi nede beni çağırmaya geldi arada telefonda konuşuyoz her seferindede ağlıyorum onun anneside ağlıyo benim annemde onu okadar çok özledimki bi düşünün 15 seneniz beraber geçmiş hergün berabersiniz ve bir gün gelir bidaha birbirinizi göremiyosunuz siz olsaydınız napardınız ona ihtiyacım oluyo ama o benim yanımda değil</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/gercek-dostlar-unutulmaz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aynadaki Güzel Öyküsü</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/aynadaki-guzel-oykusu.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/aynadaki-guzel-oykusu.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Jun 2009 11:56:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Aynadaki Güzel Öyküsü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=401</guid>
		<description><![CDATA[Akdere, Ankara&#8217;nın gecekondu semtlerinden biridir. Ulus&#8217;tan Cebeci&#8217;ye geçip, oradan da Abidinpaşa istikametine doğru giderken sağa bir yol döner. Askeriye avlusunun bitiminde, eski Ankara valilerinden Abidinpaşa&#8217; nın canlı ve diri köşkünü görürsünüz. Az ileriden Akdere hudutları başlar. Ömer bakımsız, kendinden bezgin evlerin aralarından bazen derinleşen kavislerle girip çıkan minibüsün içerisinde düşüncelerinin arasından kurtulabilmeye çalışıyordu. Ama geceleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Akdere, Ankara&#8217;nın gecekondu semtlerinden biridir. Ulus&#8217;tan Cebeci&#8217;ye geçip, oradan da Abidinpaşa istikametine doğru giderken sağa bir yol döner. Askeriye avlusunun bitiminde, eski Ankara valilerinden Abidinpaşa&#8217; nın canlı ve diri köşkünü görürsünüz. Az ileriden Akdere hudutları başlar. Ömer bakımsız, kendinden bezgin evlerin aralarından bazen derinleşen kavislerle girip çıkan minibüsün içerisinde düşüncelerinin arasından kurtulabilmeye çalışıyordu. Ama geceleri de dahil olmak üzere bir an bile uzaklaşamıyordu düşüncelerden. Bazen yersiz buldukları bile oluyordu, yerli yersiz ne varsa kovamıyordu zihninden.<br />
Minibüs Dereboyu durağına vardığında arabadan inerek yürümeye başladı. Çocukluğundan beri çok sık gelip gittiği bu mahallede bir zamanlar bomboş olan arazilerin hepsi gecekondularla dolmuş, eğri büğrü yapılanmaların nahoş görüntüleri arasında o güzellikler kaybolup gitmişti. Biraz ilerlediğinde önünü kesen İmrahor yolundan sola dönüp dik bayırı çıkmaya başladı. Kayaların üzerine kurulu leylek yuvasını andıran küçücük evlerin arasından giderken, yol boyu gözüne çarpan her şey ile ilgileniyordu. Tam tepeyi sardığında, yolun kenarındaki evin gölgesinde oturan palabıyıklı bir ihtiyar gördü, bu ihtiyarı hatırlıyordu. Çocukken akrabalarının yanına gelip haftalarca kaldığı olurdu bazen. O sıralar at arabası ile sebze satarak geçimini sağlayan ve Ateş Mehmet adı ile bilinen adam idi. Saçı sakalı tamamen ağarmış, hiç bir zaman kıyamadığı palabıyığı uzunluğunu halen korurken, yanındaki bastonu eski çevikliğini kaybettiğini anlatmaya yetiyordu. Ömer selam verip yanında davet bekler gibi durdu. Hemen toparlanarak selamı edeple aldıktan sonra, yanındaki boş minderi gösterdi Ömer&#8217;e.<br />
- Otur, yavrucan.<br />
Ömer itiraz etmeden gösterdiği yere otururken, on-oniki yaşlarındaki kız torununa çaydanlığı işaret etti. Çocuk çayını doldururken Ömer söze girdi.<br />
- Maşallah dirisiniz Mehmet amca. Sizi çocukluğumdan tanırım, aynen olduğunuz gibi duruyorsunuz.<br />
- Hey yavrum hey&#8230; Datlı can dadını, gönül muradını, kader de adını değiştirdi gidiyor.<br />
Bu şiir olmuştu. Kendini şair bilen Ömer, bu irticali sözlerin şiir oluşuna gıpta eder gibi olmuştu. Bir başka şairin &#8220;şairliğimden utanırım&#8221; dediği gibi, biraz da bunalmıştı. Karşısındaki koca bektaşinin mana yüklü sözlerini tekrar ettirmek istedi, ama çekindi birden, geri vaz geçti. Devam etti ihtiyar.<br />
- Gün bitti, ömür gitti, iyi mi etti, bilemem. Ama, gönül dünyayı, yolum ahreti bırakmaz. Sen kimlerdensin?<br />
Ömer akrabalarını tarif edip isimlerini söyleyince tanımıştı ihtiyar. Tekrar Ömer&#8217;in boynuna sarılarak..<br />
- Ali ağanın oraya gelip giden okuyan bebe sen misin?<br />
- Evet, benim.<br />
- Hay maşallah, Allah seni bize bağışlasın, ne iş görürsün?<br />
Bir an söylemekte tereddüt etmesine rağmen, belki de biraz daha fazla sevindirmek istemişti ihtiyarı.<br />
- Kaymakam oldum, görev yerime gidiyorum, Allah nasip ederse bir kaç güne kadar görevime başlamış olacağım.<br />
Kehribar ağızlığın ucundaki sigaranın tamamını emercesine içine çekip, dumanını ağır ağır üflerken, haklı bir tespit yakalamışçasına, hafif alaylı bir cümle ile sordu&#8230;<br />
- Yani daha gaymakam olmadın, olunca herhalde böyle olamazsın.<br />
- Nasıl olamam?<br />
- Demem o ki, yolda denk geldiğin birinin böğrüne sokulup çay may içemen.<br />
- Niye içemez mişim, yani kaymakam olduktan sonra insanlıktan çıkacak mıyım? Eğer kaymakam olmak beni insanlıktan çıkaracaksa, ben kaymakamlık yapmayım, ne buyurdun?<br />
Tebessümle sorduğu soru ihtiyarın kafasını karıştırmıştı. Belki böyle bir cevap alacağını da ümit edemiyordu.Üstelik, kendi minderinin üzerinde kendi misafirine patavatsızlık etmişti. Belki de konuyu bir başka yöne çekmek amacı ile bardağını derince seslice yudumladıktan sonra, eli ile mahallenin üzerinde bir çember çizerek,<br />
- Şu mahallede otuz sene zepze sattım. Bunu sende bilin, eciği ile cücüğü ile hepisini bilirim, hepiside beni bilir. Yaşımda altmış yedi oldu. Bu kütük gayıtı, belki de daha fazladır. Bu yaşa geldim geleli heç bi gaymakamı duvarın dibine çömelerek çay içerken gormedim, sen gordün mü?<br />
- Ben de görmedim.<br />
- Benim anlatmak istediğim de bu. Şurdan bi gaymakam gelse, evveli böğründeki gorumalar gelir, tellal çığırtırlar, edirafına adamları yığarlar. Onun da altında dövletin arabası, beşlik simit gibi gırışır durur. Tabi, mahallenin yağcıları da edirafını sarıp yağ gomayıp yakarlar. Sen de öyle olun belki.<br />
Bir şeyler söylemek istedi önce, sonra söyleyeceklerinin bir anlamı olmadığını düşününce vaz geçti. Gülümseyerek cevap vermeyi tercih etti. İhtiyar, bu ince tenkidi tatlıya bağlarcasına,<br />
- Gerçi her insan sütünün iktizasını yapar.<br />
Ömer konuyu bitirmek istedi,<br />
- Çoluk çocuk ne haldeler?<br />
Önce kehribar ağızlığın ucundaki sönmek üzere olan sigarasını tazeleyip, benzinli çakmağı ile yaktıktan sonra derince bir göğüs geçirdi. Dolukan gözlerini bir ara uzaklarda dolaştırır gibi oldu&#8230;<br />
- Bir oğlum varıdı oğulcan, seneler sonra oldu, onu okutmak için geldim memleketten buralara. İyi okuyodu, okulda öğretmenleri memnundu. Liseyi bitirenden sonra bi gaç dene hayinin aklına uydu, on iki sene hapis yattı. Geçen senelerde de öldürdüğü gencin hayali tebelleş oldu, gece gündüz devamlı sayıklar oldu. Gotürmediğim doktor, dede hoca galmadı. En sonunda intihar edip, pisi pisine getti. Şu bebelerde onun.<br />
Fazla konuşamadı. Cebinden çıkardığı mendili ile gözlerini kuruladıktan sonra, duvara dayalı halı yastığını düzeltip, çaydanlığa uzandı. Ömer ondan önce davranarak hem kendi bardağını, hem de ihtiyarın bardağını doldurdu. Birer yudum aldıktan sonra, ihtiyarı teselli etmek istedi.<br />
- O dönem tarihin kara bir dönemi idi. Pek çok mağduriyetler yaşandı. Allah başka sıkıntı vermesin.<br />
Doğrudan söze girdi ihtiyar.<br />
- Bayrak bir mi? biir, vatan bir mi, biir, iman bir mi, biir, kuran bir mi, biir&#8230; Peki bizimki ne? O gunlerde sağda, solda ayak direyen liderler böyle bir araya gelmeyi biliyodu da, bu gadar ehli dini niye heba ettiler? Şu ileride Osman Çavuş var, sizin oralardan olacak&#8230;<br />
- Dayım olur&#8230;<br />
- Bak, buna sevindim oğul, Allah selamet versin, çok böyük adam, okumuşluğu da var. O bana seneler evveli bi soru sordu. Dedi ki, ‘ sizler, yani aleviler sünnilere Yezid, diyorsunuz, peki bizim bebelerimizde Yezid adına rasladınız mı&#8230;Yok, dedim, Peki Muaviye veya Mervan gibi isimlere&#8230; O na da yok, dedim. Ama her iki üç isimden biri ehli beytin isimleri değil mi. Düşündüm, o da doğru, öyleyse niye bize husumet besliyorsunuz&#8221; deyince başıma balyoz indi yavrum.<br />
- Doğru değil mi?<br />
- Sözü oraya getireceğim. Dedim ki, Hazreti Ali içki içmiş mi, kumar oynamış mı, fesatlık yapmış mı/ asla yapmamış&#8230; Ne yapmış, namaz kılmış, oruç tutmuş, haccetmiş, zekat vermiş, dürüst olmuş, yani kelamı gadiymin, guranın ve peygamberin dediklerini teker teker yapmış. Sünni itigadıda bunu gerektiriyo, o zaman sünniler bizden daha çok alevi. O zamana gadar bende müslümanlığa sığan heç bi şey yoğudu. Benim oğlanın öldüğünde benim gapımda vatanın milletin, dinin aleyhine olmadık laflar saydılar, doğru mu?<br />
Yanına gelen çocuğa bakıp sözünü kestikten sonra&#8221; get de anan üzerini değiştirsin, terlemişsin&#8221; diye kestirme bir talimat verip kaldığı yerden devam etti.<br />
- Diyo ki bizim bazı Bektaşi&#8217;ler, &#8220;bizim abdestimizi, namazımızı Ali aldı, Ali gıldı. Kim diyo bunu, Pir Sultan Apdal. O kim, peygamber mi, evliya mı, veya daha böyük biri mi&#8230;O da değil. O zaman o nereden bilecek. Eğer müslümanısan aç guranı kerimi, peygamberin hadislerine bak, ona gore höküm yörütsene. Senin ağnıyacağın, asırlarca hep bizi birbirimize düşürmüşler. Hazreti Ali ile Muaviye, Kerbela gibi şeyleri getirip bizim sırtımıza sarıyollar. Onların arasında olan bir mesele beni niye ilgilendirecek ki? Allah onların hesabını benden mi soracak veya benimkini onlardan mı soracak? Onların yüzünden sünnilerle düşman ettiler bizi. Halbuki, Hazreti Ali&#8217;ye düşman olmak değil de buğuz etmek bile sünnilerin itigadını yıkıyomuş.<br />
- Doğru, bütün müslümanlarca böyledir bu.<br />
- Gel, bizim dedelere haber annat. Ben bunu söyleyince töremize hakaret ediyon deller. Geçen dayıyın verdiği bi kitapda okudum, peygambere de aynı sözü demişler, dedelerimizin dinine hakaret ediyon, demişler. Deller gurbanım, amma Allah&#8217;ın doğrusu da bu. Şimdi bi elmihal kitabı alıp, bütün müslümanlığın gaidelerini öğrendim, aileme de öğrettim, çok şükür namazımızı gılıyoruz, orucumuzu da dutuyoruz. Vaktım olursa bi de hecaza gideceğem.<br />
- İnşallah, Allah kabul eylesin.<br />
- Laf nerden nereye geldi. Demem o ki, bu milleti hep birbirine gırdırıyollar. Sekizenden evveli ölenlerin adı talebe idi, muallim idi, işciyidi, şimdi sadece adı değişdi, bi Kürt davası çıkardılar, gardaş gardaşı gırıyo. Benim oğlumun garisi kürt. Nolacak şimdi? Maksad o değel, dün de Anadolu&#8217;nun bebeleri gırıldı, bu günde gırılıyo, bu akılınan gidersek, yarında gırılacak.<br />
Ömer, konferans adabı içerisinde dinliyordu ihtiyar atarabacıyı. Gün bayağı çekilmiş, gölge uzamış, serinlik çökmüştü. Ömer saate bakarken ihtiyar gülümsedi.<br />
- Haksız mıyım gaymakam beğ?<br />
- Estağfirullah, hem de ne kadar haklısınız. Sizi tanımam çok iyi oldu, benim bilmediğim pek çok şeyi öğrettiniz.<br />
- Bi de hekaye annadıyım da gideceğesen öyle git. Tabi başın ağrımayacağasa.<br />
- Menmuniyetle.<br />
- Ben de saz şairliği de var, sazı dıngırdatmayı bilirim. Eski aşıklardan birinden diğnemişdim, belki gonuyunan alakası da yokdur, amme gafanda galsın. Eskiden harman yerleri olurdu. Tarladan biçilen başaklar oruya getirilir, düvenlerle sürülür, savrulur eve getirilirdi. İşte, harman yerinde iki arkadaş otururken, eşşekli çerçilerden biri selam verip yanlarına varmış. Çerçi, eşşekle ıvır zıvır satan adama deller, biliyon herhalde.<br />
- Evet, biliyorum.<br />
-Eskiden yuvarlak, avuç içine sığabilen aynalar olurdu. Arkalarında da çok gozel gızların iresimleri olurdu. Alnının ortasında irice bir ben, gaşı gozü iri, esmer gözellerin iresimi olurdu. Bu iki deliganlı birer ayna alırlar. Çerçi gettikden sonra ikisi de aynadaki gozellere aşşık olurlar, gonül bu ya. Derler ki, biz gidip arayı arayı bu gızları bulalım. Yoğsa yediğimiz, içdiğimiz içimize sinmeyecek, dünyamız daralacak. Uzatmıyalım, bu iki arkadaş çıkıp köy köy, bucak bucak gızları aramaya başlallar. Aradan belki bir yıl, belki beş yıl, belki yedi yıl geçer. Bir gun, bir koyün alt başından geçerlerken orada çingene çadırlarına denk gelirler. Baksalar ki, çeşmenin başında iki dene gız duruyo, ikisi de esmer, iri gozlü, endamlı, aynadaki gızlara benziyolar. Birisi der ki, bu gızın birini ben, birini de sen al, şu perişanlıktan gurtulalım.<br />
- Eski şartlar daha da zor.<br />
-E ee, elbette zor. Altlarında birer at, ellerinde birer pusat, nerde ağşam orda sabah. Neyise&#8230; Gencin biri iyi aşşığımış, demiş ki,&#8221;arkadaş, ben aynadaki gıza aşığım, ona benzeyene değil, benim onu bulmam gerek&#8221;, ama arkadaşı ısrar etmiş. O zaman demiş arkadaşı; gidip sana alalım, sen burdan memlekete dön, ben aramaya devam ederim. Bu kadar hukukumuz var, gidip senin için dünür de olurum. Ağşam çeribaşının çadırını ziyaret ederek gızın babasını da çağırırlar, usul gelenek neyise ona göre arkadaşı dünür olur. Çeribaşı bunların hikayelerini dinledikten sonra kızlarına talip olana sorar, / Niye benzerini bulunca aynadaki gızdan vazgeçdin?/ Yıllarca at sırtında dolandım, yıldım. Umudum da kesildi, hiç olmazsa bir benzerini alarak memlekete döneyim. / Bu onun yerini tutar mı? / Tutar efendim, bence çok guzel, aynadakinden bile guzel. Çeribaşı ne cevap verir?<br />
- Kızı vermiş mi?<br />
- Verir mi hiç? Ötekine sormuş / sen niye bizim gızları istemiyon? / gönlüm sizin gız da değil, aynadaki gozelde. / Amma o Hint gızı, onu bulman çok zor. Hint eline gitmen lazım, belki ona ömrün bile yetmez, der. Hay gurban olduğum essahden aşığımış, ayağa kalkıp sorar / Hindelinin yolu nerden gider? Bunun üzerine cingene çerisi ayağa kalkıp gencin annıdan öper, der ki/ yanındaki bu adama verilecek gızımız yok. Bunu da yanından uzaklaşdır, ahdine vefa etmeyenin özünde gahbelik olur. Sonra keseler dolusu altın vermiş, atını yenilemiş, yoluna yolcu etmiş.<br />
Hiç yoruma gerek yoktu. Ömer elini öptü ihtiyarın, boynuna sarıldı, ikisi de ayağa kalkıp tokalaştılar. Ömer;<br />
- Bunca yıl boşuna okumuşum, sizin gibi kamil insanların yanlarında geçen bir saatim, bir yıllık okumaya bedel. Hakkını helal et.<br />
- Helal olsun gurbanım, sen de insan goğnünü ehmal etme. Gonül Allah&#8217;ın nazargahıdır. Haa, Hint gızını da cingene gızına değişme.<br />
Ömer gülerek;<br />
- Hiç merak etme, hep Hindeli&#8217;nin yolunu soracağım.<br />
Ömer yol boyu giderken hep kendi kendine tekrarladı / Hindeli&#8217;ne yol nerden gider?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/aynadaki-guzel-oykusu.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kıymet Bilmek hikayesi</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/kiymet-bilmek-hikayesi.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/kiymet-bilmek-hikayesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2009 11:39:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Kıymet Bilmek hikayesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=381</guid>
		<description><![CDATA[Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, &#8216;Müsaade buyurursanız ben onu sustururum&#8217; dedi. Padişah da &#8216;Lütfetmiş olursunuz&#8217; dedi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, &#8216;Müsaade buyurursanız ben onu sustururum&#8217; dedi. Padişah da &#8216;Lütfetmiş olursunuz&#8217; dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, &#8216;Bu işteki hikmet nedir&#8217; diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: &#8221;Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâkete duçar olmayan kimse, huzurun kıymetini bilemez.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/kiymet-bilmek-hikayesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kimsesiz Hikayesi</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/kimsesiz-hikayesi.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/kimsesiz-hikayesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2009 11:35:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesiz hikayesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=377</guid>
		<description><![CDATA[Her şeyin var olduğu dünyamızda kocaman bir boşluğun içinde olan çocukların neler yaşadığını hiç düşündünüz mü? Daha bir aylık, iki, üç, beş aylık bebekler&#8230; Her şeyden habersiz&#8230; Sosyal
-kültürel veya ekonomik&#8230; Nedeni ne olursa olsun, etrafımızdaki tiner çeken, dilendirilen, kapkaççılık, hırsızlık yapan çocuk veya gençlerin artması karşısındaki tedirginliğimiz yadsınmıyor. Bu rahatsızlığın azaltılması yönünde yapılacak çok şeyimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin var olduğu dünyamızda kocaman bir boşluğun içinde olan çocukların neler yaşadığını hiç düşündünüz mü? Daha bir aylık, iki, üç, beş aylık bebekler&#8230; Her şeyden habersiz&#8230; Sosyal<br />
-kültürel veya ekonomik&#8230; Nedeni ne olursa olsun, etrafımızdaki tiner çeken, dilendirilen, kapkaççılık, hırsızlık yapan çocuk veya gençlerin artması karşısındaki tedirginliğimiz yadsınmıyor. Bu rahatsızlığın azaltılması yönünde yapılacak çok şeyimiz olsa gerek&#8230; Devletin bu konudaki hassasiyeti kadar, toplumsal duyarlılığın olması da çok önemli. Çünkü bu sorun sadece bir kesimi ilgilendirmiyor. İç içe hepimizi doğrudan ta başından ilgilendiren bir konu. &#8220;Sokak çocuklarına&#8221; bir &#8220;sokak kedisi&#8221; gibi bakmadan algılamayı öğrenmek, ileride yeni sorunlar doğurmayacak, sokaklarımız ve bu çocuklar daha güvenilir olacaktır. Sokaklardaki bu kendi hallerinde yaşayan tiner çekerek kimini öldüren, kiminin parasını çalan bu çocukların, gençlerin düzenli bir aile ortamı hatta ailesi olduğunu söylemek mümkün değil. Durumun önemini kavramakta ne kadar gecikirsek, hem bu kesimin çoğalmasını sağlarız, hem de istenmedik olaylarla daha çok karşı karşıya kalırız. Geçenlerde; kimi zaman bir cami avlusuna, kimi zaman bir bank üzerine terkedilmiş bebeklerin veya daha büyük yaşlarda getirilip bırakılan çocukların yaşadıkları yurtlardan sadece biri olan Ankara&#8217;daki Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Atatürk Çocuk Yuvası&#8217;nı ziyaret ettik. Türk Telekom personelinden bazıları burada yaşayan kimsesiz çocukları bir nebze olsun sevindirmek için giyecek ve oyuncaklardan oluşan hediyeler alarak yurda gittiler. Yurda gidene kadar her şey normaldi. Kimsesiz çocuklara gidiyorduk sadece. Gidiyor olmak normaldi de kapıdan içeri girince her şey birden değişiverdi. Daha bir aylık iki, üç, dört, beş aylık bebekleri gösterdiler: İnsan yüreğinin dayanamadığı görüntülerdi. Dünyadan, olup bitenlerden haberleri yoktu. Kimi uyuyor kimi de boş boş bakıyordu. Ne kadar güzeldiler. Bu bebeklerin geleceğine ilişkin kaygıları bir film şeridi gibi kafamdan geçirdiğimde donup kalmıştım odada tek başıma&#8230; Daha sonra başka gruplardan oluşan bölüme götürdüler bizleri. Yaşları 4,7 arasında bulunan çocukların odasına girince olan oldu. Bütün çocuklar kimi görse &#8220;annem gelmiş&#8221; diye boynuna sarılıyor ve hiç bırakmak istemiyordu. Ardından daha kötüsü oldu&#8230; &#8220;Annelerini&#8221; sevdikten sonra belki de baba kokusu alacakları kişiye, bana gelmişti sıra. Saldırıya uğramıştım. &#8220;Baba, baba&#8221; sesleriyle inliyordu her yer. Ne yapacağımı şaşırmış bir durumda bir onu kucaklıyor bir ötekini kucaklıyordum. Her anlamda yorulmuştum. Ama onlar hala bırakmak istemiyorlardı. Öpüyor, öpüyor öpüyorlardı&#8230; Sarılıyorlardı. Daha fazla duramadım ve kendimi dışarı zor attım. Sigara içmeye başladım. 7 veya 8 yaşlarında bir erkek çocuk geldi içeriden yanıma. Onu sanki içeride görmemiştim. &#8220;Buraya ilk gelişiniz mi&#8221; dedi. &#8220;Evet&#8221; dedim. Adını sordum, tanıştık. Anlatmaya başladı: &#8221; Bizleri zaman zaman koruyucu aileler alır götürürler bir<br />
-iki günlüğüne. Sonra dönmek istemezsiniz.&#8221; &#8220;Neden, burada iyi bakmıyorlar mı size?&#8221; &#8220;O aileler daha iyi bakıyorlar. Güzel, değişik yerlerde dolaştırıp çeşitli yiyecekler alırlar bize. Ben çocukların içinde en büyüğüyüm. Siz de mi bizi alıp gezdireceksiniz.&#8221; Ne evet diyebildim ne de hayır. Bir kelime dökülmedi dilimden. Adı Fatih&#8217; ti&#8230; Bu ismi de büyük bir olasılıkla yurt vermişti. Hiç değilse bir adı vardı. O benim göz bebeklerimin içine bakarken, ben gözlerimi kaçırdım. İlk kez yaşadığım böyle bir durumda kendimi suçlu hissettim. O anda ona &#8220;evet&#8221; mi demeliydim? Çünkü Fatih&#8217;in beklediği cevap oydu. Ezildim, yüreğim burkuldu , o kadar farklı bir durumdu ki&#8230; Yukarıda daha kaç tane Fatih gibi duygularda olan çocuk vardı&#8230; Fatih hepsinin adına konuşuyordu sanki benimle.. Fatih&#8217;e ikinci kaçamağımı &#8220;ben yukarı çıkıyorum&#8221; demekle yaptım. Aslında ne yapacağımı da bilmiyordum. Arkadaşlar getirdikleri giysileri tek tek kendi elleriyle giydiriyorlardı çocuklara. Burada tam bir bayram günü yaşanıyordu. Çocukların sevinçleri koridorları inletiyordu. Fotoğraflarını çekerken, kapının önünde Fatih&#8217;in konuşmaları aklıma geliyor. Derken anne gibi sarılıp kokladıkları arkadaşlardan sonra yeniden bana yöneliyor çocuklar. İşte o zaman benim şaşkınlığım iki katına çıkıyor, adeta depremde enkazın altında kalıyorum, duygularım beni fazla ele vermeden arkadaşlara &#8220;dönüyor muyuz&#8221; dediğimi hatırlıyorum. Buraya gelmeden önce ne yaşayacağını bilmeyen bizleri şimdi daha zor bir durum bekliyordu: Gerçek ana babalarını belki de hiç tanımayan bu çocukların o kısacık sürede bize üstlendirdiği sorumluluğun yükü ağır basıyor&#8230; Ben, &#8220;Fatih başka neler söylemek istemişti acaba&#8221; diyerek düşüne duracağım. Belki Onu büyümüş bir meslek sahibi olmuş olarak göreceğim. Ama bir yandan da kendi çocuğumun ne kadar şanslı doğduğunu düşündürüyor Fatih bana&#8230; İyi de bu çocukların günahı neydi?! Neden onlar da şanslı değildiler?! Hele o minicik pamuk elli bebekler&#8230; Neden onlar ana sütünü, sıcaklığını ve baba şefkatini görmesinler?! Onları o kadere terk eden anne<br />
-babası ne kadar suçlu, biz ne kadar suçluyuz? O çocuklara oyuncak, giysiler alıp ve lunaparklara götürerek kısa süreli sevinçler yaşatabiliriz. Ama gerçek ana babasının yerini doldurabilir mi bu yapılanlar? O yurdun kapısı belli ki herkese açık. Ve bizden sonra da oraya gidenlere de sarılacak bu yavrular. Anne ve baba sesleri yine çınlayacak. Ve sorular sorulacak. Kaçamaklar yaşanacak. Asıl önemlisi ne zaman gerçek anababaları onları koklamaya, sevmeye ve oradan alıp götürmeye gelecek&#8230; Gelecekler mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/kimsesiz-hikayesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aslını Unutma hikayesi</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/aslini-unutma-hikayesi.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/aslini-unutma-hikayesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2009 17:54:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Aslını Unutma hikayesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=352</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud�un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan�ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud�un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan�ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bir gün Sultan�ın huzurunda bir saraylının diğerine şöyle dediği duyulmuş: �Köle Ayaz�ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim.� Sultan kulaklarına inanamamış. �İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim� demiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! Aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine, �Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?� diye sormuş. �Bir Hiçtin sen&#8230; Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultan�ın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lutfetti. Asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla!� Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken birden Sultan�la yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayaz�ın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş. �Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi&#8230; kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiği dersini verdin.�</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/aslini-unutma-hikayesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anzaklı Ömer</title>
		<link>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/anzakli-omer.htm</link>
		<comments>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/anzakli-omer.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2009 20:50:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duygusal Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Anzaklı ömer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhabbetik.com/blog/?p=311</guid>
		<description><![CDATA[Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.
Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul&#8217;da oturmaktadır.
Anzaklı Ömer&#8217;in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi&#8217;nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD&#8217;ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.<br />
Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul&#8217;da oturmaktadır.</p>
<p>Anzaklı Ömer&#8217;in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi&#8217;nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD&#8217;ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:</p>
<p>Amerika &#8216;ya gittiğim ilk yıllar.. New York&#8217;da Medical Center Hospital&#8217;da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor .Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..<br />
-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?&#8221; dedim.<br />
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:<br />
-Siz Türk müsünüz?<br />
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak &#8220;hayır&#8221; manasına bir işaret yaptı.<br />
-Ama ben hala merak ediyorum. &#8220;Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?&#8221;<br />
-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.<br />
Ben yine ısrarla:<br />
-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım&#8230;<br />
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:<br />
-Siz Türk müsünüz?<br />
-Evet Türk&#8217;üm&#8230;.&#8221;</p>
<p>İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:</p>
<p>&#8220;Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye&#8217;de..Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:<br />
-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. &#8216;<br />
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale&#8217;ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır&#8217;a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale&#8217;ye getirdiler.</p>
<p>Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.</p>
<p>Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..</p>
<p>Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya&#8230; Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..<br />
Dedim ki kendi kendime:<br />
-&#8217;Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar&#8230; Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..&#8217; Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla &#8216;Yazıklar olsun bana&#8217; dedim. &#8216;Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış&#8217; diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki&#8230; Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..&#8221;</p>
<p>Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk&#8230; Ne garip değil mi? Avustralya&#8217;dan Amerika&#8217;ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle<br />
-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.<br />
&#8220;Ömer&#8221; cevabını verdim.<br />
Merakla tekrar sordu:<br />
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?&#8221;<br />
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.<br />
-Senin adın Müslüman adı mı?<br />
Ben<br />
-Evet, Müslüman adı&#8221; deyince yüzüme baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:<br />
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra &#8220;Anzaklı Ömer&#8221; olsun.<br />
-&#8221;Olsun&#8221; dedim.<br />
-&#8221;Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?&#8221;<br />
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..<br />
-&#8221;Tabii&#8221; dedim.. &#8220;Müslüman olmak çok kolay.&#8221; Sonra kendisine imanın ve İslam&#8217;ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:<br />
-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah&#8217;ımı ansam olur mu?<br />
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk&#8217;ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.<br />
-Beni yalnız bırakma olur mu?&#8221;<br />
-Ne gibi Ömer amca?<br />
-Ara sıra gel de bana İslamiyet&#8217;i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.&#8221; O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;<br />
&#8220;Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!<br />
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti&#8230;<br />
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladim..&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhabbetik.com/blog/hikayeler/duygusal-hikayeler/anzakli-omer.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
